ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ...
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...
10 KASIM
Değerli öğretmenlerim, sevgili çocuklar,
20 asırda ve 21. asrı 7 yıl geçirdiğimiz şu yıllarda Türk milleti pek çok devlet başkanları yetiştirmiştir. Bunlar içerisinde Mustafa Kemal Atatürk, özel bir yere sahiptir. Ondan başkası milletimizin gözünde hususi bir yere sahip olamamıştır. Çünkü onda var olan ve Allah’ın hediyesi üstün niteliklerin hiçbiri bir arada bir başkasına nasip olmamıştır.
Atatürk’ü tanımak, anlamak her Türk vatandaşının vazifesidir. Çünkü onda örnek alınabilecek çok özellik vardır. Müsaadenizle bir iki tanesine değineceğim.
1900’lü yılların başlarında asırlardır ehliyetsizlik, beceriksizlik, adam kayırma, rüşvet hastalıkları vb sebepleriyle Osmanlı Devleti oldukça zayıf düşmüştür. Bu zayıflık o kadar ileri safhaya ulaşmıştır ki çocuklarımızın üzerlerinde elbise diye görünen şey kulakları delinmiş çuvaldan başkası değildir. Böylesine bir fakirlik yetmiyormuş gibi 1914-1918 yılları arasında yurdumuzun toprakları İngiltere, Fransa, Rusya saldırısına uğramıştı. Tek bir amaçları vardı: Türkler Anadolu’dan atılmalıydı. Uzun süren savaşlar milletimizi yorgun düşürmüştü. 7 yıl boyunca askerlik yapan, evine gidemeyen Mehmetçiklerimizden bir kısmı ana karnında bıraktıkları kendi çocuklarının yüzlerini dahi göremeden şehitlik mertebesine ulaşmışlardı.
Türk milletinin üzerine kara bulutları çökerten yöneticiler kendi canlarını tatlı gördükleri için ülkeden kaçmışlardı. Kayı boyu gibi asil bir soydan gelen padişah, soyunun yüceliğine uygun davranıp Türk milletinin haklarını koruma ehliyetini gösteremiyordu. Padişahın emrindeki hükümet onursuz ve korkaktı. Türk milleti adeta yok sayılıyordu ki asıl garip olanı dünyada Türk’ün hakkını savunacak tek bir ses de çıkmıyordu.
Kahır veren bir durum mevcuttu. Tarihin şanlı sayfalarında sayısız eser veren aziz Türk milleti feci bir sona, yok olmağa yaklaşıyordu. Tam bu anda Mustafa Kemal’in yüreğinde bir çığlık koptu: Atatürk bu hislerini mealen şöyle ifade eder: Esirlik tehlikesine karşı evladını ayaklanmaya davet eden atalarımızın sesleri, kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son kurtuluş mücadelesine davet etti". Sinesinde yankılanan bu davetten sonrasını da yine Atatürk’ten izah edelim.
"... Ben, 1919 Mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün, elimde hiç bir kuvvet yoktu. Yalnız Büyük Türk Milleti'nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk Milleti'ne güvenerek işe başladım. Ben, Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum". Yanılmadı Mustafa Kemal , doğan güneş asırlardır olduğu gibi yeniden hürdü, yeniden ısındı içimiz, yeniden kavuştuk bağımsızlığımıza …
Sevgili öğrenciler,
Şu birkaç satırlık ifadelerimde Mustafa Kemal Atatürk’ün hürriyet, bağımsızlık, milli şuur, milli inanç ve öz güven hususlarındaki özelliklerini vurgulamaya çalıştım.
Sizler, yani genç Türkiye'nin genç evlatları!
Türk milletini yüceltecek olan ne ABD’dir, ne Avrupa’dır ne de başka bir güçtür. Türk’ü Türk’ten başkası yüceltemez. O halde Atatürk gibi hürriyete aşık, Atatürk gibi milletinize inançlı olacaksınız. Yorulsanız dahi Atatürk’ü takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar.